Real stories, from real people.

Real stories, from real people.

Stories of change and growth.

Honest experiences from people who chose to pause, reflect, and make meaningful changes in their lives.

Stories of change and growth.

Honest experiences from people who chose to pause, reflect, and make meaningful changes in their lives.

Çocuklar ve Ekran

‘Hepimiz sözcüklerle düşünmeye o kadar alıştık ki, sözcük göstergesi olduğu gerçekliği bizden saklıyor. Kendisinin de tek olmasından türü sözcük bizi çok güçlü bir şekilde nesnelerin gerçek tekliğine inanmaya itiyor. Tembel bir kuram olan değişmez karakter kuramını, karakter sözcüğüyle kışkırtılmış bu telkine borçluyuz. Peki ama karakterin bir sonuçtan başka bir şey olmadığını gerçekte görmeyen kim?’



-İrade terbiyesi 

Jules Payot


Modern toplumda her konuda fikri olan genç bir nesil yetişiyor. Eminim ki hepimizin Alpha neslinden olan çocuklarının ne kadar bilgiye sahip olduklarından veya bilmemesini gerektiğini düşündüğümüz konular hakkında fikir sahipleri olduklarını gördüğümüzde şaşırdığımız anlar olmuştur. 


Bu nesil bu kadar bilgiye nasıl sahip oluyor? Bu kelimeleri nereden biliyor? Ne biliyor ki bu konuda bu kadar fikire sahip diye soruyoruz kendimize. 


Sosyal medyanın çocuklara en büyük getirisi belki de bu aslında. O kadar çok bilgi parmaklarının altında ki, bu aslında bu bilgi havuzuna giren herkes için kaçınılmaz bir durum. 


Bize neden düşmüyor derseniz, algoritma işini anlatmamıza gerek yok. Yaşına göre ilgi alanına göre canlanan bir mekanizma. Yeni yeni dünyayı keşfeden çocukların da keşfedecek onca şeylerin arasında kaybolduklarını gördüğünüz gibi, aynı zamanda hiçbir faydası olmadığını düşündüğümüz şeylerin de tutsakları olduklarını gözlemleyebiliriz. Kimisi de ikisinde de gelip gider. 


Peki bu kadar bilgi ne demek? Bu çocuklara nasıl bir etkisi var?


Bence Jules Payotun bu paragrafta ifade ettikleri bunu ciddi biçimde özetliyor. İnsan kelimelerin ifade ettiği bilgilere o kadar çok kendini veriyor ki, bunların aslında gerçeklikteki karşılıklarını bilmese de bildiğini zannederk gerçeklikten aslen uzak bir yaşama sebep oluyor. Evet, çocuğunuz kadın erkek eşitliğine dair yorum yapıp bazı meşhur aktivistlerin ismini sayabilir. Kendini aktivist diye tanımlayabilir. Bazı işlerin neden güzel bazı işlerin de kötü olduğu hakkında fikirlerini söyleyebilir. Öfkeli insanlarla muhatap olmadan bir insanla nasıl ilgilenileceğini anlatabilir. Veya bazı hiç gitmediği hakkında çok ciddi düşüncelere sahip olabilir. 


Bu da gerçeklikten uzak ama içinde çok ciddi etkileri olduğu zannedilen durumlara sokar. O hayalin içinde yaşarken gerçekler zor gelmeye başlar. Hayat kelimelerden ve düşüncelerden ibaret bir gerçeklik olur. Bir yanılsama bir hayal içinde yetişen bu çocuklar, mecburen sahada yüzleşecekleri ana kadar kendilerini üstte görüp, gerçekle yüzleştikten sonra yere çok sert çarpabilirler. 


Bunu önlemeyi isteyen ailelerin çocuklarına yapabilecekleri en büyük iyilik, dozajını orantılı şekilde ayarlayarak hayatın içinden işlerle ve uğraşlarla mücadele ettirmek. Bazen bir masa yapmanın minecraftta sandığa odun koymaya benzemediğini, emek ve zaman gerektirdiğini fark ettirmeniz; bazen de hastane yakınlarında çalışırken, yüzlerce insanın ne kadar hastalıklarla ve zorluklarla karşılaştıklarına şahit olmaları için örneklerin görünebileceği yerlerde olmalılar. İşte ancak bu şekilde yine Payotun dediği gibi ‘Karakterin bir sonuçtan başka bir şey olmadığını’ anlayabilirler. Davranışlarımızın sonuçlarıyızdır her birimiz. Hayatın etkilerine verdiğimiz tepkiler bizi şekillendirir. Yoksa klavye efendiliği yalnızca şov olmaktan ileri bir adım atamaz. 



10.07.2026

Yazıyı oku

10 Dakika

Selim

Mindfulness nedir?

Son yüzyılda dünya çapında popülerlik kazanan mindfulness, zihindeki düşünceleri ve bedendeki hisleri fark etmeyi ve bilinçli bir şekilde ele almayı içeren bir meditasyon pratiğidir. Yani bireyler, anı yaşamayı öğrenerek düşüncelerin ve duyguların karmaşıklığından sıyrılır ve bunlarla bilinçli ve farkında bir şekilde başa çıkar.


Çeşitli makaleler ve çalışmalar (Kim, 2010; Kocovski, 2009; Kuyken, 2008; Lykins, 2009), mindfulness'ın depresyon, anksiyete ve stresi hafifletmekten, genel mental sağlığa katkıda bulunmaktan ve nöral bağlantıları etkilemekten çeşitli faydalar sağladığını vurgulamaktadır.


Ancak bu uygulamanın kaynağı nedir ve bu faydalarını kim keşfetmiştir? Psikoloji alanının neden bunu oldukça değerli bir faaliyet olarak gördüğü ve kapsamlı araştırmalara öncülük ettiği sorusunu da gündeme getiriyor.


İlk olarak, mantra meditasyonunun belirli bir sesi tekrar etmek, transendental meditasyonun çakralara odaklanmayı içeren diğer meditasyon türlerinden farklı etkilere sahip olduğunu belirtmek önemlidir. Ancak mindfulness'ın temellerine inmek için meditasyonun geçmişine göz atmalıyız. Bu kısım daha da ilginçtir çünkü bir teoriye göre insanlar ilk varoluşlarından itibaren meditasyon yapmaktadırlar (Rossano, 2007). Bu teoriye göre, antik insanlar, o zamanlarda yaktıkları ateşi izleyip onunla meditasyon yapmaktaydılar. Rossano, bu pratiğin zihinsel gelişime ve nöral bağlantıların gelişimine yardımcı olduğuna inanmaktadır.


Tarihsel kayıtlara bakıldığında, meditasyonun kökenlerinin M.Ö. 5000 yıllarına kadar giden Hint geleneğine dayandığı görülmektedir. Bu döneme ait Hindistan'daki duvar resimleri, uygulamanın tarihini bize göstermektedir. Bu tarihsel izler, zaman içinde insanlığın yaşamında ne kadar değişiklik olursa olsun, bu tür düşünsel uygulamalara olan sürekli ihtiyacı vurgulamaktadır (Referans 5).


Eğer mindfulness'ı çeşitli dinlere ve kültürlere yayarsak, ilginç bağlantılar ortaya çıkar. Buddhism'de, mindfulness meditasyonun ayrılmaz bir parçasıdır ve seküler anlayışla uyumludur. Benzer şekilde, İslam geleneğinde, dhikr gibi uygulamalar, Tanrı'nın tekrarlayan anısını içererek farkındalık ve spiritüel bağlantı sağlar.


Nörolojik olarak, mindfulness pratiğinin dikkat, öz düzenleme ve duygusal işleme ile ilişkilendirilen beyin yapılarında değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. Salah gibi İslam pratiğinin nörolojik etkileri üzerine özel çalışmalar sınırlı olsa da, ortak nokta zihni etkileme, şu ana odaklanma ve olumlu duygusal ve bilişsel etkilerin potansiyeli konusunda yatar.


Esasen, mindfulness kültürel ve dini sınırları aşan bir eğilim gibi görünüyor. Buddhism'de olduğu gibi meditasyon, seküler anlayışla örtüşerek anlam ve dünya ile daha derin bir bağlantı arayışında evrensel bir tema olarak ortaya çıkıyor. Farklı geleneklerdeki etkilerini incelediğimizde, etiketler ve ritüeller farklı olabilir ancak temelde bilinçli farkındalık ve nörolojik etkiler arayışının evrensel bir teması olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Yazıyı oku

10 Dakika

Fahri Selim Akkız

Duygu Nedir

Duyguyu tanımlarken genelde mutlu üzgün veya heyecanlı gibi terimler kullanırız. 

Bunlar doğal olarak durum bilgilendirmemize yardımcı olur, iletişim kurarken karşı tarafa durumu en çok yansıtan potansiyel terimi sunmuş oluruz. Hislerin benzeşmesinden dolayı da normal şartlarda insanlar birbirlerinin bu hallerini anlarlar. 

Yine de bazı durumlarda duyguların tarifi zorlaşır karmaşıklığı anlatmak için farklı yollar deneriz. 

Örneğin ‘Bu nasıl derttir dermanı yoktur, bedenimde değil ruhumda sızı derken benzer bir şeyi ifade eder sanatçı. 

Edebiyatta bu tarz örnekler çoktur. Bir de ifade ederken bedensel durumları tarif etmek vardır. 

Sabah karnımın ağrısıyla uyandım, okula gitmek istemedim der bir çocuk mesela. Benzer duyguyu işe gitmek istemeyen yetişkinler de hisseder. Kaygının ifadesidir genelde. Onları karşılaşmaktan korktukları bir şeyler bekliyordur. 

Bunun gibi içsel ifadeleri anlattığımızda İnteroception dediğimiz bir eylemi gerçekleştirmiş oluruz. Bedenim ne diyor? Benden ne istiyor? 

Aslında burada hisler devreye giriyor. Ne hissettin? Bunu fark edebilen insan bu hissin o’nda hangi duyguyu uyandırdığını tarif eder. Yani duygu aslında hislerin anlamlandırılmış halidir. Dolayısıyla insan göğsünde bir şeylerin kalktığını hissettiğinde mutlu olduğunu tarif edebilir. Aynı zamanda mide bulantısı da olabilir yoğunluğuna ve olay anına göre. 

Bir arkadaşım 1.5-2 yıl boyunca bulunduğumuz ülkedeki üniversiteye çalıştığından ve hep o geliş anını gözetlediğinden bahsetti. ‘Hep hayalimdi hep oraya gitmek istedim ve oraya geldiğimde çok mutlu olacağımı biliyordum’. Diyordu. 

Fakat, dedi. Geldiğimde o mutluluğu hissedemedim. Sanki sıradan bir şey yaşıyor gibiydim. Hatta hissiz gibiydim. 

Bir diğer arkadaşım da bir zamanlar, hissedemiyorum pek bir şey. Kafam karışık. Sanki hissiz bakıyorum etrafa. Özledim bazı hisleri diyordu. 

Bana hep Tamino’nun sözlerini anımsatır. 

‘He says, ‘I, I have seen the world’s most beautiful places

Still I feel, as if I am a walking machine

Watching it all through a screen

There is nothing in between to me

This might as well not be real.’

Duygu demek ki öyle her an canlanan bir şey değil. 

O arkadaşlardan keşke bir dakika beraber zıplamayı isteseydim, sonra da bir nefes egzersizi yapmayı. O an bedenin rahatlamasının nasıl da mutlu edeceğini göreceklerdi. 

Duyguların oluşumunu tetikleyen hisler. Hislerin de oluşumunu tetikleyen bedenimizin işleyişi. Beynin ve vücudun ahenkli iletişimi. 

Bunu da bir senaryo üzerinden işleyelim. Ne zamandır görüşmediğiniz ailenizi yanına geliyorsunuz. Yolculuk yorucu geçmiş. Uykusuzsunuz. Kapıyı tıklıyorsunuz. Bir süre sonra başkası kapıyı açmadı diye annenizin söylene söylene geldiğini işitiyorsunuz. Kalbiniz aniden bir ritim daha hızlı vuruuyor. 

Anne sesini hatırlayan beyin, onunla beraber anneyle ilişkilendirilen şeylerin de tetiklenmesine neden oluyor. Bu da aniden oksitosin gibi hormonun salgılanmasını tetikliyor. Sinaplar ateşleniyor, kan hızlı pompalanmaya başlıyor. Terlemeye bile başlıyorsunuz. Uykunuz ve yorgunluğunuz bir anda gidiyor. Ve kapı açılıyor. Göz göze geldiğiniz anneniz. Size baktığı anda göz yaşlarına tutuluyor. Ağlayan anne gören gözleriniz ayna nöronları tetikliyor. O an aktifleşen hormonların sizde etkisiyle beraber sizde göz yaşlarınızı tutamıyorsunuz. Bu sefer kalbiniz sadece o teklemeyle değil, acı derecesinde sızlayarak duruyor. Sarılıyorsunuz aniden birbirinize. Temas eden bedenin her yanı sanki normalden bir kat daha hassaslaşmış. Sarıveriyorsunuz annenizi kollarınıza ve onu kavrıyorsunuz. Sanki ne kadar bastırırsanız o kadar üstünüzdeki o hassasiyeti ve yoğunluğu atacakmışsınız hissi doluyor içinize. Kokusu geliyor annenizin. Boşalıyor içinizdeki her sıkıntı yerine sevgi doluyor bedeniniz. 

Döngüyü fark ettiniz mi? Beklentileriniz sizde bazı hisler uyandırdı. Fakat duygunun boşalmasını sağlayan o beklenti olmadı. Bakışmak oldu, sesler oldu, dokunmak oldu, koklamak oldu. 

Bebeklikte insan tamamen interoseptif hislerini bilirler. Karnı acıkır, midesi bulanır, uykusu kaçar, ve bu onda kaygı oluşturur. Bu gerilim onda tepki verme isteği uyandırır. Ağlar veya sesler çıkarır. Bu tepki sonucunda geri dönüş alır fakat fark etmez. Tıpkı anne karnında nasıl olduğunu anlamadığı gibi. Bir süre sonra bu tepkilerin bazen daha fazla çıktığı zamanlarda desteğin bir anne tarafından olduğunu anlar. Anne figürü dediğimiz ana bakıcının onunla ilişkisini keşfettikten sonra yavaşça exteroceptive hissetmeyi keşfeder. Annenin ruh halinin ondaki tesiri çıkar ortaya. Annesini endişeli görmeye başladığı zaman kendisi de kaygılanır. 

Zamanı hızla ileri alıp çocuklara baktığımızda da, bazı durumlara insanların nasıl tepki verdiğine dikkat ettiğimizi fark ederiz. Onların tepkilerine göre bazı tepkilerin doğru veya yanlış olduğunu anlarız. 

Bir fark ergenlik döneminde olur. Bedenin en hızlı büyüdüğü zamana denk geldiği dönemdir. İnanılmaz hızlı bir iç dünyanın insanda derin hisler uyandırır. Bu derin hisler de dış seslerin ağırlığını hafifletir ve davranışlarında bazen aykırı şeyleri görmemize neden olur. Çocuğum normalde çok usluydu, ergenlikten beri farklı bir şeye döndü diyen velileri hatırlayın. Belki siz de onlardan birisinizdir. İşte çocuk interoceptive duyguların ağır bastığı bu dönemde eğer hislerini anlamlandıramazsa kaosa doğru sürüklenebilir. Duygu adlandırmak bu nedenle önemlidir. Zamanla bunlar dinginleştikçe ve anlamlandırabildikçe kişi onlarla ne yapacağını çözmeye de başlar. 

Sadece isimlendirmek ise her defasında yetmeyebilir. Duyguların renklere benzetilmesi bu noktada güzel bir örnek olacaktır. Bir çalışmada farklı insanlara kırmızı rengin katmanlarını gösterip, kırmızı renk sence hangi noktada kırmızı olmaktan çıkıyor? Diye sorduklarında herkesten farklı cevaplar aldığını gözlemliyor. Aynı gözler ve aynı reseptörlerle algıladığımız, hatta genetik anlamda aynı tepkilerin verildiği renklerde bile inanılmaz farklar var. Duygularda bu durumu varın siz tahmin edin. 

Bu problemi çözmek için duyguların isimlendirilmesi yerine derecelendirilmesi kullanılıyor. Değerlik ve Uyarılma dereceleri. 

Değerlik derken ne kadar zevk-keyif-haz verici olup olmadığını ifade ederiz. 

Uyarılma derken de, bu hissin bizi ne kadar sakinlik veya coşkunluk uyandırdığından bahsederiz. 

…devam edecek

Yazıyı oku

10 Dakika

Fahri Selim Akkiz

Bil-Mek

Bir şeyi bilinçsizce yaptım demek zordur. Çünkü insanın yaptığı her hareket bir enerji kullanımı anlamına gelir. Eğer bir kelime söylemekse, bu ağzı oynatmaktan tutup beden dilimize kadar her türlü hareketi içerir. Bir topa vurmak veya bir şeylere bedenle tepki vermek de aynı şekilde, o an bir bilinçli eylem gerektirir. Bu yoğun bir tartışma içerir; determinizm ile özgür irade tartışmaları hepimiz için malum. Bu yazıda bilinçli ve bilinçsizi tanımlamaya çalışıp bir çıkarım üzerinde durmaya çalışacağız. 

Bilinçli hareketler ve bilinçsiz hareketler. 

Neyin bilinçli, neyin bilinçsiz olduğunu tartışabiliriz. Bazı şeylerin duyguların yoğun dürtüsünden dolayı işin içine mantıklı hesaplamalar gelmediğini söyleyebilirsiniz mesela. 

“Nasıl yaptığımı anlamadım; bir anda gelişti ve o şeyi yaptım!” Cümlesi insanın bilinçsizce yaptığını ifade eder. Refleksle gelen hareketleri buna dahil diyebiliriz. 

Halı sahadasın. Ani bir ses duydun ve karşındaki insanların korkuyla tam senin arkana baktığını fark ettin. Arkandan top geldiğini fark edersin. Bu saliseler içerisinde ya başını koruma eylemine girişirsin ya da girişmezsin. 2 seçeneğin vardır. Eğer hafif bir yavaşlık gösterirsen kafana topu yersin, hareket edersen de büyük ihtimalle zarardan sıyrılabilirsin. O an yapacağın tercih her ne kadar saliseler içerse de, bir dürtü üzerine alınan bilinçli bir kararı gösterir. 

Diyelim eğilmedin ve kafana top çarptı. Kaçmama zaman yoktu bahanesini kullanmazsın. Sen de farkındasın ki zamanın vardı. Diyelim ki eğildin ve kurtuldun. O zaman da reflekslerim çok iyidir deyip tüm başarıyı kendine çekemezsin. “Evet, başardım, acaba örümcek adam ben miyim?” Diye şakayla karışık kendinden şüphe edersin belki de. 


Böyle bakınca, bilinçli hareket mantık ve düşünce içerirken, bilinçsiz hareket duygusal ve dürtüsel olabilir. 

Bilinçsiz hareketin süresi çok kısa olmalıdır. Mesela, biraz ileride yürüyen çocuğunun sendelediğini ve düşeceğini gören bir baba, ani duygusal dürtüsüyle harekete geçer. Fakat geçtiği anın 1 veya 2 saniyesinin sonrasında bilinç devreye girer ve nasıl kurtaracağının planlamasını tasarlar. O an bilinçsiz ve bilinçli arasındaki farkı sadece daha önce benzerini yaşayan biri anlar. 

Aradaki farkı hissettiyseniz, bilinç ve irade arasındaki ilişkiye bakalım. İrade, insanın bilinçli aldığı kararların olabilitesini ifade eden bir terimdir. Bilinçli karar verme kapasitesi. 

Mesela aniden tatlı yeme isteği içine doğdu. Bu dürtü duygusal ve bilinçsiz gerçekleşir. İçerden bir yerden bu his doğmuştur. Bunu birçok şey tetiklemiş olabilir; orası ayrı bir konu. Fakat o an tek farkında bilincinde olduğumuz durum tatlı yemeği isteğidir. 

Tatlı ye fikri - Bilinçsizce çıkan dürtü. 

Tatlıyı yemeli miyim? Tatlıyı nasıl yerim? Tatlım var mı? Tatlıyı en son ne zaman yedim? Hangi tatlıyı yemeliyim? Vb. Sorular - Bilinçli düşünce eylemi. Hatta o esnada ayağa kalkmak, kafanı çevirmek veya bunu sesli söylemek gibi o düşüncenin beraberinde gelişen eylemler de bilinçlinin parçası. 

Sonuç olarak, tatlı yerse, bu kişi bilinçsiz bir mekanizmanın uyarısına bilinçli bir şekilde katılım sağlamış olur. Bu da bilinçli bir karar olduğu kadar bilinçsiz gelişen dürtüyü de kararın önemli bir parçası kılar. 

Fakat tam tersi durumda, yani yemeyi reddederse, o zaman bilinçli bir kararla bilinçsiz dürtüyü durdurmuş olur. Bu da bilinçli tercihin yetkiyi tam elinde tuttuğunu ifade eder. 

  • İlk durumda iradede eksiklik, ikinci örnekte ise iradenin tam olduğunu gözlemleriz. 

  • İradeli insan bilinçli tercihler yapma kapasitesi yüksek insandır. 

  • Kimse %100 iradeli bir insan değildir. 

  • İrade sadece yüksek veya düşük diye adlandırılır. 

Bu tanımdan çıkarımımız şudur. Bilinçli tercihler iradeyi güçlendirir. İrade güçlendikçe de bilinçli tercih artar. İradesi yüksek insan karar alırken değerlendirme becerisi artar. Nitekim, hazzı erteleme kapasitesi gelişir. Planlama becerileri gelişir. Dürtüleri tanır ve onların geliş gidişlerini fark eder. Bunların farkına vardıkça odağı artar, çünkü artık dürtüleri sebebiyle dikkati dağılmamaya başlar. 

Örneğin, herkesin bildiği gibi, beyaz, gri veya siyah sesler gibi adlandırılan sesler, aslında sürekli devam eden bir dışsal dürtüdür. Fakat, ilk başta fark etsek de bir süre sonra bunlar arka plana düşer ve o kadar da rahatsız etmemeye başlar. Dışsal dürtüler ne kadar spontane olursa, o kadar dikkat dağıtır. Bu nedenle sürekli devam eden sesler dikkat dağıtmaz, belki dikkate katkısı bile olabilir. 

Tıpkı bunun gibi, içsel dürtüler de spontane oldukları zaman dikkat dağıtıcı olur. Fakat, insan bu dürtüleri bilinçli bir şekilde ele almaya başlarsa, zamanla bu dürtüler spontane olmaktan çıkar ve geldikleri vakit bunları doğal karşılarız ve akıp gitmesine müsaade ederiz. Klasik her zaman gelen dürtüdür sonuçta. Biliriz, fakat bizi o kadar da etkilemez. 

Şimdi de bilincin odakla bağlantısını görmüş olduk. Bilinçli insanın odağı daha yüksektir. Çünkü dürtülerini tanır ve bunları göz ardı edebilir. 

Peki, odağı yüksek insanın artısı nedir? Odağı yüksek insan anında daha çok kalır. Daha çok buradadır. Daha çok yaşar. Dolayısıyla, iletişiminde ve kararlarında daha isabetli davranışlar gösterir. Kendini hayal ettiği haliyle daha yakın kararlar alır. 

Bu da aldığı kararları daha sağlıklı kılar. Sonuçları ne olursa olsun, kararı kendisi vermesiyle bunun sorumluluğunu da kendine alır. Daha kendisiyle barışık kararlar alan insanın genel mutluluğu artar. Hayatından daha çok memnun olur. Benliğiyle daha barışık olur. 

Umarım bağlantıyı yakalıyorsundur. Çünkü şimdi bize uyuşturucudan, alkolden, sigaradan daha çok zarar veren şeyin neden gerçekten daha zararlı olduğunu gösterecek bağlantıyı kuracağım. 

Çok tanıdık bir eylemden bahsedeceğim. Çok basit. Uygulanması da oldukça rahat. Her an her vakit yapabildiğiniz o eylem. İnsanın 5 duyusundan birinde en çok etkin olan beden parçasıyla yaptığımız eylem; parmaklarımızla. Kaydırmak. Evet. Sanırım nereye vardığımı anladın bile. 

O ekranda baktığın şeyi hafif kaydırmak. İki kere tıklamak. Ve her hamlenin ardından, sesiyle görüntüsüyle canlanan o şeyler. Bir tat ve koku vermediği kaldı o şeylerin. Her an inanılmaz farklı yerlere götüren o şeyler. Fakat onun da çaresi bulundu. 

Dikkatinizi çekerim, neden birçok insan şu an yemek yerken sosyal medyada gezmeyi sever? 

5 duyunun her birini an be an aktifleştirdiği için. 

Peki neyle başlıyor bu 5 duyunun aynı anda aktifleştiği eylem? 

Parmağın kaydırmasıyla. Tıklamasıyla. 

Bir hareket ne kadar basitse, öğrenmesi o kadar kolaydır. Kolay öğrenilen teknikleri tekrar yapması da kolaydır. Unutulması zordur. Bruce Lee, ‘Bin hareketi bir kere yapandan değil de, bir hareketi bin kere yapandan korkarım’ demiş. Fark ederseniz, hangi hareketi çokça tekrarlarsanız, o harekete refleksiniz artar; içselleşir. Ne olur içselleşen şeyler? İçsel dürtülerin oluşumunu sağlar.

Günde 100 kere parmak kaydıran bir insanın içsel dürtüsü ne olur sizce? Bunu ilk başta bilinçli yapan o insan zamanla bilinçsizce yapmaya kayar. Normalleşir. Kaybolur gider. Hayatının parçası olur; o ses fark etmezsin, tıpkı beyaz ses gibi. Bu durumda spontane gelip rahatsız eden şey ne olur? Gerçek hayatın gerekçeleri. Dersler, başkalarının sizle konuşması, diş fırçalamak, yatak toplamak, dışarıya çıkmak, yemek yapmak, spor yapmak, konuşmak. 

Hayat nasıl da tersine döndü, değil mi? Kaydırmak normal. Diğer her şey dikkat dağıtıcı. 

Hani telefon bildirimleri dikkat dağıtıyordu? Farkında olmadan birçoğumuzun hayatı telefonlaştı ki artık diğer şeyler bize eziyet olmaya başladı. 

İlk defa eline telefon alan yaşlılarımızın yaşadığı zorluğu düşünün. Sonra ben alışamadım telefona ya, zor bu demeleri. Anlamıyorum bu cihazı sevmedim demeleri. Aynı tepkiyi bizim kitap okumaya, konuşmaya, sadece oturmaya verişimiz tuhaf değil mi? Aynı duyguyu barındırıyor ikisi de. 

Kızmayın çocuklarınıza, kendinize, dünyaya. Sadece farkına varın. Farkındalıkla hareket edin. Bilinçli davranışı artırın. Nasıl yapılacağını ben anlatmayayım. Siz keşfedin. Unutmayın, keşif süreci, bilincin en aktif hâle geldiği süreçtir. Çünkü dürtüsel ve içsel olmayanla iç içeyizdir. 

Son olarak, irade kas gibidir. Kas dirençle gelişir. Ağırlık arttıkça direnç artar. Direnç arttıkça kas gelişir. Kas gelişimi, bedenin şekillenişiyle, ağırlıklara karşı olan direncin artışıyla takip edilebilir. İrade de aynı şekilde beynin nörolojik bağlantılarını kuvvetlendiren eylemlerin ne kadar bilinçli tercih içerdiğiyle takip edilebilir. Kas gelişimi tek günde olmaz. Fazla yüklenirseniz, fazla yırtılır, onarılması zorlaşır, bu da bir gün kas çalışıp 10 gün dinlenmenize neden olur. Fazla yüklenmeyin. Planlayın. Takip edin. Besinlerinizi iyi alın. Nedir iradede besin? Kas için bu protein, kalsiyum, demir gibi şeyler olduğu gibi, iradenin de çeşitleri çeşittir. Uyku, sosyal destek, yemek ve heyecan. Siz kendinize daha neler uyarsa, ekleyip çıkarın. Kendinize iyi bakın. 

Yazıyı oku

10 Dakika

Fahri Selim Akkiz

Çocuklar ve Ekran

‘Hepimiz sözcüklerle düşünmeye o kadar alıştık ki, sözcük göstergesi olduğu gerçekliği bizden saklıyor. Kendisinin de tek olmasından türü sözcük bizi çok güçlü bir şekilde nesnelerin gerçek tekliğine inanmaya itiyor. Tembel bir kuram olan değişmez karakter kuramını, karakter sözcüğüyle kışkırtılmış bu telkine borçluyuz. Peki ama karakterin bir sonuçtan başka bir şey olmadığını gerçekte görmeyen kim?’



-İrade terbiyesi 

Jules Payot


Modern toplumda her konuda fikri olan genç bir nesil yetişiyor. Eminim ki hepimizin Alpha neslinden olan çocuklarının ne kadar bilgiye sahip olduklarından veya bilmemesini gerektiğini düşündüğümüz konular hakkında fikir sahipleri olduklarını gördüğümüzde şaşırdığımız anlar olmuştur. 


Bu nesil bu kadar bilgiye nasıl sahip oluyor? Bu kelimeleri nereden biliyor? Ne biliyor ki bu konuda bu kadar fikire sahip diye soruyoruz kendimize. 


Sosyal medyanın çocuklara en büyük getirisi belki de bu aslında. O kadar çok bilgi parmaklarının altında ki, bu aslında bu bilgi havuzuna giren herkes için kaçınılmaz bir durum. 


Bize neden düşmüyor derseniz, algoritma işini anlatmamıza gerek yok. Yaşına göre ilgi alanına göre canlanan bir mekanizma. Yeni yeni dünyayı keşfeden çocukların da keşfedecek onca şeylerin arasında kaybolduklarını gördüğünüz gibi, aynı zamanda hiçbir faydası olmadığını düşündüğümüz şeylerin de tutsakları olduklarını gözlemleyebiliriz. Kimisi de ikisinde de gelip gider. 


Peki bu kadar bilgi ne demek? Bu çocuklara nasıl bir etkisi var?


Bence Jules Payotun bu paragrafta ifade ettikleri bunu ciddi biçimde özetliyor. İnsan kelimelerin ifade ettiği bilgilere o kadar çok kendini veriyor ki, bunların aslında gerçeklikteki karşılıklarını bilmese de bildiğini zannederk gerçeklikten aslen uzak bir yaşama sebep oluyor. Evet, çocuğunuz kadın erkek eşitliğine dair yorum yapıp bazı meşhur aktivistlerin ismini sayabilir. Kendini aktivist diye tanımlayabilir. Bazı işlerin neden güzel bazı işlerin de kötü olduğu hakkında fikirlerini söyleyebilir. Öfkeli insanlarla muhatap olmadan bir insanla nasıl ilgilenileceğini anlatabilir. Veya bazı hiç gitmediği hakkında çok ciddi düşüncelere sahip olabilir. 


Bu da gerçeklikten uzak ama içinde çok ciddi etkileri olduğu zannedilen durumlara sokar. O hayalin içinde yaşarken gerçekler zor gelmeye başlar. Hayat kelimelerden ve düşüncelerden ibaret bir gerçeklik olur. Bir yanılsama bir hayal içinde yetişen bu çocuklar, mecburen sahada yüzleşecekleri ana kadar kendilerini üstte görüp, gerçekle yüzleştikten sonra yere çok sert çarpabilirler. 


Bunu önlemeyi isteyen ailelerin çocuklarına yapabilecekleri en büyük iyilik, dozajını orantılı şekilde ayarlayarak hayatın içinden işlerle ve uğraşlarla mücadele ettirmek. Bazen bir masa yapmanın minecraftta sandığa odun koymaya benzemediğini, emek ve zaman gerektirdiğini fark ettirmeniz; bazen de hastane yakınlarında çalışırken, yüzlerce insanın ne kadar hastalıklarla ve zorluklarla karşılaştıklarına şahit olmaları için örneklerin görünebileceği yerlerde olmalılar. İşte ancak bu şekilde yine Payotun dediği gibi ‘Karakterin bir sonuçtan başka bir şey olmadığını’ anlayabilirler. Davranışlarımızın sonuçlarıyızdır her birimiz. Hayatın etkilerine verdiğimiz tepkiler bizi şekillendirir. Yoksa klavye efendiliği yalnızca şov olmaktan ileri bir adım atamaz. 



10.07.2026

Yazıyı oku

10 Dakika

Selim

Mindfulness nedir?

Son yüzyılda dünya çapında popülerlik kazanan mindfulness, zihindeki düşünceleri ve bedendeki hisleri fark etmeyi ve bilinçli bir şekilde ele almayı içeren bir meditasyon pratiğidir. Yani bireyler, anı yaşamayı öğrenerek düşüncelerin ve duyguların karmaşıklığından sıyrılır ve bunlarla bilinçli ve farkında bir şekilde başa çıkar.


Çeşitli makaleler ve çalışmalar (Kim, 2010; Kocovski, 2009; Kuyken, 2008; Lykins, 2009), mindfulness'ın depresyon, anksiyete ve stresi hafifletmekten, genel mental sağlığa katkıda bulunmaktan ve nöral bağlantıları etkilemekten çeşitli faydalar sağladığını vurgulamaktadır.


Ancak bu uygulamanın kaynağı nedir ve bu faydalarını kim keşfetmiştir? Psikoloji alanının neden bunu oldukça değerli bir faaliyet olarak gördüğü ve kapsamlı araştırmalara öncülük ettiği sorusunu da gündeme getiriyor.


İlk olarak, mantra meditasyonunun belirli bir sesi tekrar etmek, transendental meditasyonun çakralara odaklanmayı içeren diğer meditasyon türlerinden farklı etkilere sahip olduğunu belirtmek önemlidir. Ancak mindfulness'ın temellerine inmek için meditasyonun geçmişine göz atmalıyız. Bu kısım daha da ilginçtir çünkü bir teoriye göre insanlar ilk varoluşlarından itibaren meditasyon yapmaktadırlar (Rossano, 2007). Bu teoriye göre, antik insanlar, o zamanlarda yaktıkları ateşi izleyip onunla meditasyon yapmaktaydılar. Rossano, bu pratiğin zihinsel gelişime ve nöral bağlantıların gelişimine yardımcı olduğuna inanmaktadır.


Tarihsel kayıtlara bakıldığında, meditasyonun kökenlerinin M.Ö. 5000 yıllarına kadar giden Hint geleneğine dayandığı görülmektedir. Bu döneme ait Hindistan'daki duvar resimleri, uygulamanın tarihini bize göstermektedir. Bu tarihsel izler, zaman içinde insanlığın yaşamında ne kadar değişiklik olursa olsun, bu tür düşünsel uygulamalara olan sürekli ihtiyacı vurgulamaktadır (Referans 5).


Eğer mindfulness'ı çeşitli dinlere ve kültürlere yayarsak, ilginç bağlantılar ortaya çıkar. Buddhism'de, mindfulness meditasyonun ayrılmaz bir parçasıdır ve seküler anlayışla uyumludur. Benzer şekilde, İslam geleneğinde, dhikr gibi uygulamalar, Tanrı'nın tekrarlayan anısını içererek farkındalık ve spiritüel bağlantı sağlar.


Nörolojik olarak, mindfulness pratiğinin dikkat, öz düzenleme ve duygusal işleme ile ilişkilendirilen beyin yapılarında değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. Salah gibi İslam pratiğinin nörolojik etkileri üzerine özel çalışmalar sınırlı olsa da, ortak nokta zihni etkileme, şu ana odaklanma ve olumlu duygusal ve bilişsel etkilerin potansiyeli konusunda yatar.


Esasen, mindfulness kültürel ve dini sınırları aşan bir eğilim gibi görünüyor. Buddhism'de olduğu gibi meditasyon, seküler anlayışla örtüşerek anlam ve dünya ile daha derin bir bağlantı arayışında evrensel bir tema olarak ortaya çıkıyor. Farklı geleneklerdeki etkilerini incelediğimizde, etiketler ve ritüeller farklı olabilir ancak temelde bilinçli farkındalık ve nörolojik etkiler arayışının evrensel bir teması olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Yazıyı oku

10 Dakika

Fahri Selim Akkız

Duygu Nedir

Duyguyu tanımlarken genelde mutlu üzgün veya heyecanlı gibi terimler kullanırız. 

Bunlar doğal olarak durum bilgilendirmemize yardımcı olur, iletişim kurarken karşı tarafa durumu en çok yansıtan potansiyel terimi sunmuş oluruz. Hislerin benzeşmesinden dolayı da normal şartlarda insanlar birbirlerinin bu hallerini anlarlar. 

Yine de bazı durumlarda duyguların tarifi zorlaşır karmaşıklığı anlatmak için farklı yollar deneriz. 

Örneğin ‘Bu nasıl derttir dermanı yoktur, bedenimde değil ruhumda sızı derken benzer bir şeyi ifade eder sanatçı. 

Edebiyatta bu tarz örnekler çoktur. Bir de ifade ederken bedensel durumları tarif etmek vardır. 

Sabah karnımın ağrısıyla uyandım, okula gitmek istemedim der bir çocuk mesela. Benzer duyguyu işe gitmek istemeyen yetişkinler de hisseder. Kaygının ifadesidir genelde. Onları karşılaşmaktan korktukları bir şeyler bekliyordur. 

Bunun gibi içsel ifadeleri anlattığımızda İnteroception dediğimiz bir eylemi gerçekleştirmiş oluruz. Bedenim ne diyor? Benden ne istiyor? 

Aslında burada hisler devreye giriyor. Ne hissettin? Bunu fark edebilen insan bu hissin o’nda hangi duyguyu uyandırdığını tarif eder. Yani duygu aslında hislerin anlamlandırılmış halidir. Dolayısıyla insan göğsünde bir şeylerin kalktığını hissettiğinde mutlu olduğunu tarif edebilir. Aynı zamanda mide bulantısı da olabilir yoğunluğuna ve olay anına göre. 

Bir arkadaşım 1.5-2 yıl boyunca bulunduğumuz ülkedeki üniversiteye çalıştığından ve hep o geliş anını gözetlediğinden bahsetti. ‘Hep hayalimdi hep oraya gitmek istedim ve oraya geldiğimde çok mutlu olacağımı biliyordum’. Diyordu. 

Fakat, dedi. Geldiğimde o mutluluğu hissedemedim. Sanki sıradan bir şey yaşıyor gibiydim. Hatta hissiz gibiydim. 

Bir diğer arkadaşım da bir zamanlar, hissedemiyorum pek bir şey. Kafam karışık. Sanki hissiz bakıyorum etrafa. Özledim bazı hisleri diyordu. 

Bana hep Tamino’nun sözlerini anımsatır. 

‘He says, ‘I, I have seen the world’s most beautiful places

Still I feel, as if I am a walking machine

Watching it all through a screen

There is nothing in between to me

This might as well not be real.’

Duygu demek ki öyle her an canlanan bir şey değil. 

O arkadaşlardan keşke bir dakika beraber zıplamayı isteseydim, sonra da bir nefes egzersizi yapmayı. O an bedenin rahatlamasının nasıl da mutlu edeceğini göreceklerdi. 

Duyguların oluşumunu tetikleyen hisler. Hislerin de oluşumunu tetikleyen bedenimizin işleyişi. Beynin ve vücudun ahenkli iletişimi. 

Bunu da bir senaryo üzerinden işleyelim. Ne zamandır görüşmediğiniz ailenizi yanına geliyorsunuz. Yolculuk yorucu geçmiş. Uykusuzsunuz. Kapıyı tıklıyorsunuz. Bir süre sonra başkası kapıyı açmadı diye annenizin söylene söylene geldiğini işitiyorsunuz. Kalbiniz aniden bir ritim daha hızlı vuruuyor. 

Anne sesini hatırlayan beyin, onunla beraber anneyle ilişkilendirilen şeylerin de tetiklenmesine neden oluyor. Bu da aniden oksitosin gibi hormonun salgılanmasını tetikliyor. Sinaplar ateşleniyor, kan hızlı pompalanmaya başlıyor. Terlemeye bile başlıyorsunuz. Uykunuz ve yorgunluğunuz bir anda gidiyor. Ve kapı açılıyor. Göz göze geldiğiniz anneniz. Size baktığı anda göz yaşlarına tutuluyor. Ağlayan anne gören gözleriniz ayna nöronları tetikliyor. O an aktifleşen hormonların sizde etkisiyle beraber sizde göz yaşlarınızı tutamıyorsunuz. Bu sefer kalbiniz sadece o teklemeyle değil, acı derecesinde sızlayarak duruyor. Sarılıyorsunuz aniden birbirinize. Temas eden bedenin her yanı sanki normalden bir kat daha hassaslaşmış. Sarıveriyorsunuz annenizi kollarınıza ve onu kavrıyorsunuz. Sanki ne kadar bastırırsanız o kadar üstünüzdeki o hassasiyeti ve yoğunluğu atacakmışsınız hissi doluyor içinize. Kokusu geliyor annenizin. Boşalıyor içinizdeki her sıkıntı yerine sevgi doluyor bedeniniz. 

Döngüyü fark ettiniz mi? Beklentileriniz sizde bazı hisler uyandırdı. Fakat duygunun boşalmasını sağlayan o beklenti olmadı. Bakışmak oldu, sesler oldu, dokunmak oldu, koklamak oldu. 

Bebeklikte insan tamamen interoseptif hislerini bilirler. Karnı acıkır, midesi bulanır, uykusu kaçar, ve bu onda kaygı oluşturur. Bu gerilim onda tepki verme isteği uyandırır. Ağlar veya sesler çıkarır. Bu tepki sonucunda geri dönüş alır fakat fark etmez. Tıpkı anne karnında nasıl olduğunu anlamadığı gibi. Bir süre sonra bu tepkilerin bazen daha fazla çıktığı zamanlarda desteğin bir anne tarafından olduğunu anlar. Anne figürü dediğimiz ana bakıcının onunla ilişkisini keşfettikten sonra yavaşça exteroceptive hissetmeyi keşfeder. Annenin ruh halinin ondaki tesiri çıkar ortaya. Annesini endişeli görmeye başladığı zaman kendisi de kaygılanır. 

Zamanı hızla ileri alıp çocuklara baktığımızda da, bazı durumlara insanların nasıl tepki verdiğine dikkat ettiğimizi fark ederiz. Onların tepkilerine göre bazı tepkilerin doğru veya yanlış olduğunu anlarız. 

Bir fark ergenlik döneminde olur. Bedenin en hızlı büyüdüğü zamana denk geldiği dönemdir. İnanılmaz hızlı bir iç dünyanın insanda derin hisler uyandırır. Bu derin hisler de dış seslerin ağırlığını hafifletir ve davranışlarında bazen aykırı şeyleri görmemize neden olur. Çocuğum normalde çok usluydu, ergenlikten beri farklı bir şeye döndü diyen velileri hatırlayın. Belki siz de onlardan birisinizdir. İşte çocuk interoceptive duyguların ağır bastığı bu dönemde eğer hislerini anlamlandıramazsa kaosa doğru sürüklenebilir. Duygu adlandırmak bu nedenle önemlidir. Zamanla bunlar dinginleştikçe ve anlamlandırabildikçe kişi onlarla ne yapacağını çözmeye de başlar. 

Sadece isimlendirmek ise her defasında yetmeyebilir. Duyguların renklere benzetilmesi bu noktada güzel bir örnek olacaktır. Bir çalışmada farklı insanlara kırmızı rengin katmanlarını gösterip, kırmızı renk sence hangi noktada kırmızı olmaktan çıkıyor? Diye sorduklarında herkesten farklı cevaplar aldığını gözlemliyor. Aynı gözler ve aynı reseptörlerle algıladığımız, hatta genetik anlamda aynı tepkilerin verildiği renklerde bile inanılmaz farklar var. Duygularda bu durumu varın siz tahmin edin. 

Bu problemi çözmek için duyguların isimlendirilmesi yerine derecelendirilmesi kullanılıyor. Değerlik ve Uyarılma dereceleri. 

Değerlik derken ne kadar zevk-keyif-haz verici olup olmadığını ifade ederiz. 

Uyarılma derken de, bu hissin bizi ne kadar sakinlik veya coşkunluk uyandırdığından bahsederiz. 

…devam edecek

Yazıyı oku

10 Dakika

Fahri Selim Akkiz

Bil-Mek

Bir şeyi bilinçsizce yaptım demek zordur. Çünkü insanın yaptığı her hareket bir enerji kullanımı anlamına gelir. Eğer bir kelime söylemekse, bu ağzı oynatmaktan tutup beden dilimize kadar her türlü hareketi içerir. Bir topa vurmak veya bir şeylere bedenle tepki vermek de aynı şekilde, o an bir bilinçli eylem gerektirir. Bu yoğun bir tartışma içerir; determinizm ile özgür irade tartışmaları hepimiz için malum. Bu yazıda bilinçli ve bilinçsizi tanımlamaya çalışıp bir çıkarım üzerinde durmaya çalışacağız. 

Bilinçli hareketler ve bilinçsiz hareketler. 

Neyin bilinçli, neyin bilinçsiz olduğunu tartışabiliriz. Bazı şeylerin duyguların yoğun dürtüsünden dolayı işin içine mantıklı hesaplamalar gelmediğini söyleyebilirsiniz mesela. 

“Nasıl yaptığımı anlamadım; bir anda gelişti ve o şeyi yaptım!” Cümlesi insanın bilinçsizce yaptığını ifade eder. Refleksle gelen hareketleri buna dahil diyebiliriz. 

Halı sahadasın. Ani bir ses duydun ve karşındaki insanların korkuyla tam senin arkana baktığını fark ettin. Arkandan top geldiğini fark edersin. Bu saliseler içerisinde ya başını koruma eylemine girişirsin ya da girişmezsin. 2 seçeneğin vardır. Eğer hafif bir yavaşlık gösterirsen kafana topu yersin, hareket edersen de büyük ihtimalle zarardan sıyrılabilirsin. O an yapacağın tercih her ne kadar saliseler içerse de, bir dürtü üzerine alınan bilinçli bir kararı gösterir. 

Diyelim eğilmedin ve kafana top çarptı. Kaçmama zaman yoktu bahanesini kullanmazsın. Sen de farkındasın ki zamanın vardı. Diyelim ki eğildin ve kurtuldun. O zaman da reflekslerim çok iyidir deyip tüm başarıyı kendine çekemezsin. “Evet, başardım, acaba örümcek adam ben miyim?” Diye şakayla karışık kendinden şüphe edersin belki de. 


Böyle bakınca, bilinçli hareket mantık ve düşünce içerirken, bilinçsiz hareket duygusal ve dürtüsel olabilir. 

Bilinçsiz hareketin süresi çok kısa olmalıdır. Mesela, biraz ileride yürüyen çocuğunun sendelediğini ve düşeceğini gören bir baba, ani duygusal dürtüsüyle harekete geçer. Fakat geçtiği anın 1 veya 2 saniyesinin sonrasında bilinç devreye girer ve nasıl kurtaracağının planlamasını tasarlar. O an bilinçsiz ve bilinçli arasındaki farkı sadece daha önce benzerini yaşayan biri anlar. 

Aradaki farkı hissettiyseniz, bilinç ve irade arasındaki ilişkiye bakalım. İrade, insanın bilinçli aldığı kararların olabilitesini ifade eden bir terimdir. Bilinçli karar verme kapasitesi. 

Mesela aniden tatlı yeme isteği içine doğdu. Bu dürtü duygusal ve bilinçsiz gerçekleşir. İçerden bir yerden bu his doğmuştur. Bunu birçok şey tetiklemiş olabilir; orası ayrı bir konu. Fakat o an tek farkında bilincinde olduğumuz durum tatlı yemeği isteğidir. 

Tatlı ye fikri - Bilinçsizce çıkan dürtü. 

Tatlıyı yemeli miyim? Tatlıyı nasıl yerim? Tatlım var mı? Tatlıyı en son ne zaman yedim? Hangi tatlıyı yemeliyim? Vb. Sorular - Bilinçli düşünce eylemi. Hatta o esnada ayağa kalkmak, kafanı çevirmek veya bunu sesli söylemek gibi o düşüncenin beraberinde gelişen eylemler de bilinçlinin parçası. 

Sonuç olarak, tatlı yerse, bu kişi bilinçsiz bir mekanizmanın uyarısına bilinçli bir şekilde katılım sağlamış olur. Bu da bilinçli bir karar olduğu kadar bilinçsiz gelişen dürtüyü de kararın önemli bir parçası kılar. 

Fakat tam tersi durumda, yani yemeyi reddederse, o zaman bilinçli bir kararla bilinçsiz dürtüyü durdurmuş olur. Bu da bilinçli tercihin yetkiyi tam elinde tuttuğunu ifade eder. 

  • İlk durumda iradede eksiklik, ikinci örnekte ise iradenin tam olduğunu gözlemleriz. 

  • İradeli insan bilinçli tercihler yapma kapasitesi yüksek insandır. 

  • Kimse %100 iradeli bir insan değildir. 

  • İrade sadece yüksek veya düşük diye adlandırılır. 

Bu tanımdan çıkarımımız şudur. Bilinçli tercihler iradeyi güçlendirir. İrade güçlendikçe de bilinçli tercih artar. İradesi yüksek insan karar alırken değerlendirme becerisi artar. Nitekim, hazzı erteleme kapasitesi gelişir. Planlama becerileri gelişir. Dürtüleri tanır ve onların geliş gidişlerini fark eder. Bunların farkına vardıkça odağı artar, çünkü artık dürtüleri sebebiyle dikkati dağılmamaya başlar. 

Örneğin, herkesin bildiği gibi, beyaz, gri veya siyah sesler gibi adlandırılan sesler, aslında sürekli devam eden bir dışsal dürtüdür. Fakat, ilk başta fark etsek de bir süre sonra bunlar arka plana düşer ve o kadar da rahatsız etmemeye başlar. Dışsal dürtüler ne kadar spontane olursa, o kadar dikkat dağıtır. Bu nedenle sürekli devam eden sesler dikkat dağıtmaz, belki dikkate katkısı bile olabilir. 

Tıpkı bunun gibi, içsel dürtüler de spontane oldukları zaman dikkat dağıtıcı olur. Fakat, insan bu dürtüleri bilinçli bir şekilde ele almaya başlarsa, zamanla bu dürtüler spontane olmaktan çıkar ve geldikleri vakit bunları doğal karşılarız ve akıp gitmesine müsaade ederiz. Klasik her zaman gelen dürtüdür sonuçta. Biliriz, fakat bizi o kadar da etkilemez. 

Şimdi de bilincin odakla bağlantısını görmüş olduk. Bilinçli insanın odağı daha yüksektir. Çünkü dürtülerini tanır ve bunları göz ardı edebilir. 

Peki, odağı yüksek insanın artısı nedir? Odağı yüksek insan anında daha çok kalır. Daha çok buradadır. Daha çok yaşar. Dolayısıyla, iletişiminde ve kararlarında daha isabetli davranışlar gösterir. Kendini hayal ettiği haliyle daha yakın kararlar alır. 

Bu da aldığı kararları daha sağlıklı kılar. Sonuçları ne olursa olsun, kararı kendisi vermesiyle bunun sorumluluğunu da kendine alır. Daha kendisiyle barışık kararlar alan insanın genel mutluluğu artar. Hayatından daha çok memnun olur. Benliğiyle daha barışık olur. 

Umarım bağlantıyı yakalıyorsundur. Çünkü şimdi bize uyuşturucudan, alkolden, sigaradan daha çok zarar veren şeyin neden gerçekten daha zararlı olduğunu gösterecek bağlantıyı kuracağım. 

Çok tanıdık bir eylemden bahsedeceğim. Çok basit. Uygulanması da oldukça rahat. Her an her vakit yapabildiğiniz o eylem. İnsanın 5 duyusundan birinde en çok etkin olan beden parçasıyla yaptığımız eylem; parmaklarımızla. Kaydırmak. Evet. Sanırım nereye vardığımı anladın bile. 

O ekranda baktığın şeyi hafif kaydırmak. İki kere tıklamak. Ve her hamlenin ardından, sesiyle görüntüsüyle canlanan o şeyler. Bir tat ve koku vermediği kaldı o şeylerin. Her an inanılmaz farklı yerlere götüren o şeyler. Fakat onun da çaresi bulundu. 

Dikkatinizi çekerim, neden birçok insan şu an yemek yerken sosyal medyada gezmeyi sever? 

5 duyunun her birini an be an aktifleştirdiği için. 

Peki neyle başlıyor bu 5 duyunun aynı anda aktifleştiği eylem? 

Parmağın kaydırmasıyla. Tıklamasıyla. 

Bir hareket ne kadar basitse, öğrenmesi o kadar kolaydır. Kolay öğrenilen teknikleri tekrar yapması da kolaydır. Unutulması zordur. Bruce Lee, ‘Bin hareketi bir kere yapandan değil de, bir hareketi bin kere yapandan korkarım’ demiş. Fark ederseniz, hangi hareketi çokça tekrarlarsanız, o harekete refleksiniz artar; içselleşir. Ne olur içselleşen şeyler? İçsel dürtülerin oluşumunu sağlar.

Günde 100 kere parmak kaydıran bir insanın içsel dürtüsü ne olur sizce? Bunu ilk başta bilinçli yapan o insan zamanla bilinçsizce yapmaya kayar. Normalleşir. Kaybolur gider. Hayatının parçası olur; o ses fark etmezsin, tıpkı beyaz ses gibi. Bu durumda spontane gelip rahatsız eden şey ne olur? Gerçek hayatın gerekçeleri. Dersler, başkalarının sizle konuşması, diş fırçalamak, yatak toplamak, dışarıya çıkmak, yemek yapmak, spor yapmak, konuşmak. 

Hayat nasıl da tersine döndü, değil mi? Kaydırmak normal. Diğer her şey dikkat dağıtıcı. 

Hani telefon bildirimleri dikkat dağıtıyordu? Farkında olmadan birçoğumuzun hayatı telefonlaştı ki artık diğer şeyler bize eziyet olmaya başladı. 

İlk defa eline telefon alan yaşlılarımızın yaşadığı zorluğu düşünün. Sonra ben alışamadım telefona ya, zor bu demeleri. Anlamıyorum bu cihazı sevmedim demeleri. Aynı tepkiyi bizim kitap okumaya, konuşmaya, sadece oturmaya verişimiz tuhaf değil mi? Aynı duyguyu barındırıyor ikisi de. 

Kızmayın çocuklarınıza, kendinize, dünyaya. Sadece farkına varın. Farkındalıkla hareket edin. Bilinçli davranışı artırın. Nasıl yapılacağını ben anlatmayayım. Siz keşfedin. Unutmayın, keşif süreci, bilincin en aktif hâle geldiği süreçtir. Çünkü dürtüsel ve içsel olmayanla iç içeyizdir. 

Son olarak, irade kas gibidir. Kas dirençle gelişir. Ağırlık arttıkça direnç artar. Direnç arttıkça kas gelişir. Kas gelişimi, bedenin şekillenişiyle, ağırlıklara karşı olan direncin artışıyla takip edilebilir. İrade de aynı şekilde beynin nörolojik bağlantılarını kuvvetlendiren eylemlerin ne kadar bilinçli tercih içerdiğiyle takip edilebilir. Kas gelişimi tek günde olmaz. Fazla yüklenirseniz, fazla yırtılır, onarılması zorlaşır, bu da bir gün kas çalışıp 10 gün dinlenmenize neden olur. Fazla yüklenmeyin. Planlayın. Takip edin. Besinlerinizi iyi alın. Nedir iradede besin? Kas için bu protein, kalsiyum, demir gibi şeyler olduğu gibi, iradenin de çeşitleri çeşittir. Uyku, sosyal destek, yemek ve heyecan. Siz kendinize daha neler uyarsa, ekleyip çıkarın. Kendinize iyi bakın. 

Yazıyı oku

10 Dakika

Fahri Selim Akkiz

You don’t have to figure it out alone anymore

Life can feel heavy at times. Here, you’ll find space to slow down, feel understood, and move forward with support that meets you.

You don’t have to figure it out alone anymore

Life can feel heavy at times. Here, you’ll find space to slow down, feel understood, and move forward with support that meets you.

You don’t have to figure it out alone anymore

Life can feel heavy at times. Here, you’ll find space to slow down, feel understood, and move forward with support that meets you.